Dr. Sabahattin SABRİOĞLU

+ A -

7’den 77’ye her yaştan insanın temel ilgi alanlarından olan spora dair bir yazı dizisiyle karşınızdayız.

İlk bölümde sporun geçmişine bir yolculuk yapalım mı? Ne dersiniz?

Evet, haydi bakalım başlayalım ve bir soru sorarak başlayalım bu uzun soluklu yazı dizisine…

Sporun nerede ve nasıl başladığını hiç düşündünüz mü?

Bir futbol topunun ilk kez ne zaman yuvarlandığını, bir insanın ilk kez ne zaman yarıştığını ya da bir başkasını geçmenin neden bu kadar büyük bir mutluluk verdiğini...

Aslında bu soruların cevabını bulmak için stadyumlara, salonlara, olimpiyat köylerine ya da modern sporun doğduğu kabul edilen ülkelere gitmemize gerek yok. Çünkü sporun hikâyesi, bütün bunlardan çok daha eski.

Belki de insanın hikâyesi kadar eski...

İlk insanı düşünün.

Henüz ortada kurallar yok. Hakem yok. Tribün yok. Madalya yok. Hatta bugün spor dediğimiz kavramın adı bile yok.

Ama koşmak var.

Atlamak var.

Tırmanmak var.

Güç kullanmak, hedefe ulaşmak, düşmemek, yakalamak ve kaçmak var.

İnsan hayatta kalabilmek için koşuyordu. Avının peşinden giderken dayanıklılığını kullanıyor, tehlikeden kaçarken hızına güveniyor, yüksek yerlere ulaşmak için tırmanıyor, engelleri aşmak için atlıyor, gerektiğinde kendini ve ailesini korumak için gücünü ortaya koyuyordu.

Bugün bir atletin pistte yaptığı koşu ile binlerce yıl önce bir insanın hayatta kalmak için yaptığı koşu arasında elbette büyük fark var.

Ama temelinde aynı insan var.

Ve belki de sporun ilk tohumu tam burada atıldı.

 

Yarışmak insanın doğasında mı vardı?

Zaman ilerledikçe insan yalnızca hayatta kalmak için hareket etmemeye başladı.

Topluluklar oluştu. Yerleşik hayat başladı. İnsanlar birbirleriyle daha fazla vakit geçirdi. Çocuklar oyunlar oynadı, yetişkinler güçlerini ve becerilerini sınadı.

Bir noktadan sonra mesele yalnızca “yapabilmek” olmaktan çıktı.

“Kim daha hızlı?”

“Kim daha güçlü?”

“Kim daha uzağa atlayabilir?”

“Kim daha iyi nişan alabilir?”

İşte sporun ruhunu oluşturan rekabet duygusu da burada kendisini göstermeye başladı.

Bugün bir final maçında, bir atletizm yarışında ya da masa tenisi masasının başında yaşadığımız heyecanın köklerinde belki de bu çok eski insanlık hali bulunuyor.

Çünkü insan yalnızca mücadele etmeyi değil, mücadelesini başkalarıyla karşılaştırmayı da seviyor.

Üstelik sporun ilk biçimleri yalnızca fiziksel güçle sınırlı değildi.

Koşmak, güreşmek, atmak, vurmak kadar; denge, koordinasyon, dayanıklılık ve beceri de zaman içinde önem kazandı.

Kısacası bugün yüzlerce farklı branşta gördüğümüz özelliklerin birçoğunun ilk izlerini, insanlığın çok eski dönemlerinde aramak mümkün.

 

Spor önce oyun muydu, ihtiyaç mı?

Belki ikisi birden...

Çünkü insanın oynadığı oyunlarla yaptığı mücadeleler arasında kesin bir çizgi çekmek her zaman kolay değil.

Bir çocuk koşarken yalnızca oyun oynuyor olabilir. Ama aynı koşu, binlerce yıl önce bir yetişkin için hayatta kalmanın şartıydı.

Bir insan taş atarken oyun oynuyor olabilir. Başka bir çağda aynı hareket avlanmanın veya savunmanın bir parçasıydı.

Bir başka insan güreşirken eğleniyor olabilir. Oysa güreş, başka bir dönemde savaşçıların hazırlanmasında önemli bir araçtı.

Bu nedenle sporun tarihini yalnızca “ilk yarış ne zaman yapıldı?” sorusuyla başlatmak eksik kalır.

Sporun geçmişine baktığımızda aslında insanın kendisini geliştirme hikâyesini de görüyoruz.

Daha hızlı olmak...

Daha güçlü olmak...

Daha dayanıklı olmak...

Daha becerikli olmak...

Ve belki de en önemlisi, sınırlarını biraz daha ileri taşımak.

 

Daha sonra kurallar geldi

İnsanlık geliştikçe oyunlar ve fiziksel mücadeleler de biçim değiştirdi.

Artık yalnızca iki insanın karşı karşıya gelmesi yetmiyordu. Kurallar oluşmaya başladı. Yarışların yapılacağı alanlar belirlenmeye, kazananlar ödüllendirilmeye, bazı mücadeleler belirli zamanlarda tekrarlanmaya başladı.

İşte sporun “oyun” olmaktan çıkıp toplumsal bir olguya dönüşmesinin önemli aşamalarından biri de buydu.

Ve bu yolculuğun en önemli duraklarından biri, kuşkusuz Antik Yunan'dı.

Çünkü bugün modern sporun en güçlü sembollerinden biri olan Olimpiyatların kökleri, yaklaşık üç bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Olympia'da düzenlenen oyunların bilinen ilk yazılı kaydı MÖ 776 yılına ait. Oyunlar dört yılda bir düzenleniyor ve başlangıçta tek yarıştan oluşurken zaman içinde koşuların yanı sıra güreş, boks, disk atma, uzun atlama, cirit ve araba yarışları gibi farklı müsabakalar da programa giriyordu.

Ama oraya henüz gelmeyelim...

Çünkü Antik Yunan'a vardığımızda karşımıza yalnızca yarışan insanlar çıkmayacak.

Tanrılar, kahramanlar, savaşçılar, atletler, kalabalıklar ve büyük bir medeniyetin spora yüklediği anlam çıkacak karşımıza.

Üstelik bugün “Olimpiyat ruhu” diye andığımız pek çok kavramın izlerini de orada bulacağız.

 

Spor, insanlığın aynasıdır

Bugün sporun geldiği noktaya baktığımızda hayranlık duymamak mümkün değil.

Milyonlarca insan aynı anda bir karşılaşmayı izleyebiliyor.

Bir atlet saniyenin binde biri için yıllarca çalışabiliyor.

Bir yüzücü, bir saliseyi madalya ile dördüncülük arasındaki farka dönüştürebiliyor.

Bir masa tenisi oyuncusu, saniyenin çok küçük bir bölümünde gelen topa doğru karşılığı verebilmek için yıllarını harcayabiliyor.

Ve bütün bunların başlangıcında, belki de yalnızca koşan bir insan vardı.

Ne sponsor vardı o günlerde ne yayıncı kuruluş...

Ne forma vardı ne reklam panosu...

Ne de skor tabelası.

Ama bir şey vardı: Mücadele.

İnsanın kendisiyle ve karşısındakiyle mücadele etme isteği...

Sporun binlerce yıllık yolculuğunu ilginç kılan da tam olarak bu.

Kurallar değişti.

Sahalar değişti.

Malzemeler değişti.

Sporcular değişti.

Seyirciler değişti.

Ama insanın kazanma, kendisini sınama ve sınırlarını aşma arzusu pek değişmedi.

Belki de bu yüzden spor, yalnızca spor değildir.

O, insanlığın hafızasında binlerce yıldır yaşayan büyük bir hikâyedir.

Biz de şimdi o hikâyenin izini sürmeye başlıyoruz.

İlk durağımız ise, spor tarihinin en görkemli sayfalarından birinin yazıldığı yer olacak:

 

Bir sonraki yazıda ‘Antik Yunan’..

Olimpiyatların adı nereden geliyor?

İlk olimpiyat şampiyonu kimdi?

Antik Yunanlılar neden spor yapıyordu?

Ve binlerce yıl önce düzenlenen o yarışmalarla bugünkü Olimpiyatlar arasında gerçekten nasıl bir bağ var?

Bir sonraki bölümde, tarihin tozlu sayfalarını aralayıp Olympia'ya gidiyoruz.

Hazır olun; çünkü sporun büyük serüveninde asıl hikâye şimdi başlıyor.

Şimdilik hoşçakalın…

Yorumlar (0)

Yorum Gönderebilirsiniz